28 Ocak 2026 Çarşamba

28 Ocak - Baştan Söyleyeyim, Brüksel Pişmanlıktır.

28 Ocak 2026 Çarşamba 0

 Yönünüzü Gent, Brugge veya Antwerb'e çevirin. Bu yazıların genel özeti bu şekilde olacak.

Otelim Wibautstraatta olduğu için ulaşımı daha rahat olan Bijlmer ArenA'dan kalkan otobüsü tercih ettim ben. Sloterdijk, Amsterdam central, Schiphol Havaalanı gibi seçenekler de var. Varış durağınız illa ki Brussel North Station.

Bijlmer ArenA'ya gelince otobüs terminalinin güneyindeki ana cadde üzerinde bulunan "Hoogoorddreef/Atlas" otobüs durağını bulmanız gerekiyor ki, otobüs oradan kalkıyor. Bilet alırken de bagaj ağırlığna dikkat etmek lazım. Ona uygun bilet almazsanız, sıkıntı. Ayrıca, bizim muavinler gibi de yardımcı olan yok. Herkes kendi bavulunu kendisi koyuyor otobüsün altına. Ben yine bir Türk'e denk geldiğim için şanslıydım, adam benim bavulumu koymama yardım etti. 

Bir sürü yerl değirmeni, suların altında mı olduğunuz anlayamadığınız kasabalardan geçip, pasaport kontrolü yapılmadan Brüksel sınırlarına girdik. İstasyonda indik, şöföre dedim ki "ben buraya (elimle telefonumdaki adresi gösterdim çünkü söyleyemiyorum) gitmek istiyorum." dedim. De Brouckere... Önceden araştırdığım için tramla gitmem gerekitğini, hangi durakta ineceğimi vs biliyorum ama gare du nord durağını bulmam lazım. 

Yanlış yer tarif etmiş ya da ben anlayamadım. Bilmem yani, bunca zaman nokta atışı gibi bulduysam her yeri, bence suç adamda 😔 

Neyse garın etrafını iki koca bavulla dolanıyorum, artık kollarım kopacak. İki görevli gördüm, onlara sordum, çat pat ingilizceyle anlatmaya çalışıyor bana. Dedim, ablacım Türk müsün? Dedi he ablam. Daha kolay oldu böyle 😃 Buldum, biletimi aldım. Gezeceğim yerlere yürüme mesafesinde bir otelim olduğu için tek seferlik bilet aldım ben ama stib-mivb uygulamasını indirerek dijital bilet alabiliyorsunuz.

Otelim Citadines Sainte-Catherine Brussels idi. Mutfağının olması en büyük artısıydı.



Otel kendisi de ücret dahilinde kahvaltı sunuyor, ama avrupa kahvaltısına 19 euro ödeyemicem.


Mutfağım var daha ne olsun yani. O nedenle odaya varıp bavullarımı yerleştirip hemen bir market bulma derdine düştüm. Yürüyerek 10 dakikalık bir mesafede carrefour varmış, ancak onu bulabildim. Elimde yükümle nasıl döneceğimi düşünmeden yarınlar yokmuşcasına alışverişimi yaptım ama kasada fişime bakınca dana mı aldım la ben dedim kendime. Gözünün yağını yiyem Edinburgh bea!

Aldığım da yumurta, süt, kutuda çorba, tereyağı (en küçük boy), peynir, zeytin, reçel, makarna, ekmek, 3-5 hazır yemek. Yüklenip döndüm otelime.

Brüksele dair en sevdiğim şey galiba otel odam olacak. Minicik bulaşık makinem bile var, çok tatlı!

Sıcacık ve doyurucu yemeğimden sonra yürüyerek 10 dakika olan Grand Place'a vardım. Gecesi harika!!!


Çok büyük bir meydan ve etrafında ağırlıklı olarak çikolata dükkanları ve kafeler var. 11-17. yüzyıllar arasında çeşitli tarihlerde yapılan binalar 1695 yılında Fransızlar tarafından 9 Yıl Savaşlarında büyük ölçüde yerle bir edilmiş ve bu nedenle yerinden yapılmış.


Meydanda belediye binası, Brüksel Şehir Müzesi ve eskiden önemli olan loncalara ait binalar bulunuyor. Her binanın çatısında, ait olduğu loncanın simgesi yer alıyor. Binaların yapıları ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösteriyor, bunu farkettim. Edinburgh taştan binalarla dolu bir şehirken, Amsterdam’da yamuk ve pencereleri geniş olan evler bulunuyor. Bunun nedeni, binaların su kanalları üzerine ahşap kazıklarla inşa edilmesi ve zeminin gevşekliği nedeniyle temellerinin kaymasıymış.  Geniş pencereli evlerde ise gün ışığından yararlanmak ve “benim saklayacak bir şeyim yok” demek amaçlanmış. Belçika’da ise (aslında Brüksel), süslemeler ve altın varaklar kullanmaktan çekinmemiş. Çok uzak mesafelerde olmayan bu üç şehir birbirinden çok farklı. 


Bavulları taşımanın verdiği yorgunlukla günü bitirmeden önce waffle yemenin keyfini çıkardım. Waffle hamurunun bir espirisi yok ama üzerine koydukları kremanın tadı gerçekten harikaydı. Bunu bir daha yerim.




27 Ocak 2026 Salı

27 Ocak - Van Gogh Museum, Anne Frank House

27 Ocak 2026 Salı 0

 Döndükten sonra anlıyorum ki, Amsterdam'a çok çok çok az gün ayırmışım. Buraya en az 4 gün gerekiyormuş. Yapamadığım fazlasıyla gezi var maalesef. Zaanse Schans, Volendam, Haarlem, Utrecht, Edam ve Giethoorn kasabalarına gidemediğim, outlet merkezini es geçtiğim, arjantin restoranlarından birinde et yemediğim için pişmanım. Bir kere daha gitmem gerekecek mecburen.

İşte yanlışlıkla Brüksele zaman ayırdığım için son gün Amsterdam'da yaptıklarımıza gelelim.

Van Gogh'u anlatmaya gerek yok elbette. Üst orta sınıf bir aileye mensup olan Gogh'un kardeşi Theo ile mektuplaşmaları, 200'den fazla eseri (sadece Van Gogh değil aynı zamanda yaşayan veya etkilediği diğer ressamların da eserleri yer almakta) gözlerinizle görebileceğiniz müzenin biletleri online satılıyor ve 25 euro. Evet...


  Burası Van Gogh Müzesi değil, müzeye doğru giderken altından geçtiğimiz bina. Her gördüğümü çektiğim için fotoğraf albümüm binlerce acaba bu neresiydi dediğim fotoğrafla dolu. Allahtan konum açık da ne yaptığımı biliyorum. (Şüpheli)


Müzelere çanta, mont, yiyecek vs ile giriş yapmanızı genelde kabul etmiyorlar. Küçük kabinler var ve eşyalarınızı oralara koymanızı istiyorlar. İskoçya'da müzeler ücretsiz olduğu için kabinler 1-2 pound ücreti vardı. Ancak şöyle bir sistem var, kabinde kilit yerine küçük bir kutucuk var, eşyalarınızı koyup çevirince kilitleniyor. Diyelim ki cüzdanınızı almayı unuttunuz, token veya bozuk parayı atıp kilidi açtınız ve volia! Kilidi tekrar aktif hale getirmek için bir daha tokena veya bozuk paraya ihtiyacınız var. Bilemediğim için ben önce tokeni atıp sonra çevirmiştim kilidi, yemişti paramı. O sırada allahtan görevli beni izliyormuş ki bilemediğim için başıma gelen bu olayı anlattığımda bana yeniden ücretsiz token vermişti. Yoksa vermiyorlar, dikkat.

Van Gogh Museum'a giriş 25 euro olduğu için böyle bir şey yapmıyorlar Allahtan. Eşyalarınızın büyüklüğüne göre kare, dikdörtgen, normal dolap boyutlarında dolapları var neyse ki ve anahtarlı. Gidip gelip eşya koyabilirsiniz.


Ayçiçekleri, Patates Yiyenler, Yatak Odası, Bahar isimli eserleri bu müzede. Görmeyi arzu ettiğim yıldızlı gece ise MoMA'da maalesef. Bir üstteki fotoya bakın, insanlar nasıl da yıpılmış Ayçiçekleri tablosunun önüne.


Günümüzde insanlar bu eserlere görmek için değil, hele de incelemek için asla değil de sadece selfie çekilmek için gidiyor. Özellikle de Asyadan gelen turistlerin üzerine basmamak için ben ve Hollandalılar mücadece verdik. Çünkü biz uzunuz beybisi. 😎


Kardeşler arası mektuplaşmalar ve ingilizce çevirileri, eskizleri, etkilenenler derken 2,5 saati nasıl geçirdiğimi anlayamadım. Alt katında da fena olmayan bir mağazası var, alışveriş yapabilirsiniz. 


Mağazadaki ana tema bahar ve ayçiçekleri, bunu kabul ederseniz güzel materyaller bulabilirsiniz.

Müzeden sonra yürüyerek Anne Frank'in evine geldim, içeri girmedim, dışından baktım.


 Çok değişik bu dünya ve hayat. 200 yıl önce sokaklarını bok götüren Edinburgh'u şimdi hatırlarken gözyaşımı tutamayacak hale geliyorum (çünkü yazım tarihim 07.07.2026) yaşadığı değişim muazzam. Keza Amsterdam da öyle. Özgürlükten ölecek olan bir toplum yaklaşık 90 yıl önce nelere şahit oldu diyorum. 

Sonra bu düşüncelerimi bir kahve eşliğinde sonlandırıyorum. Ha bu arada allah aşkına kahve içeceğiniz yeri de iyi seçin, her yerde ot içiyorlar ve leş gibi kokusu var.

Sokaklarında bayıla bayıla yürüyerek, son ganimetlerimi toplayarak son günümü bitiriyorum. Hayıflanıyorum çünkü yet-me-di!


26 Ocak 2026 Pazartesi

26 Ocak - Body Worlds, Kanallar, Begijnhof, Patates ve Daha Bir Sürü Şey!

26 Ocak 2026 Pazartesi 0

Body Worlds! Çok gitmek istediğim bir sergiydi.  Etik veya değil, bilemiyorum ama eğer insan, yaşarken kendi bedeni hakkında tasarrufta bulunabiliyorsa ölümden sonra da kendi bedeni hakkında yaşarken tasarrufta bulunabilir. Benim gibi anatomi düşkünleri için etikliği bir kenara bırakırsak büyüleyici bir etkisi vardı bu serginin.


İnsan bedenlerinin yanı sıra hayvan bedenlerinin de bulunduğu, striptiz dansından kumar oynayan bedenlere çok çeşitli ortamların yaratıldığı bilim müzesini ağzımın suyu aka aka gezdim. Biraz tuzlu bir fiyatı var ama hayatta bir kere yapılacak şeyler için veriyorum, napiiim. Hoş, zaten Hollanda İskoçyaya oranla biraz pahalı bir ülkeymiş, ilk alışverişimde gördüm bunu.


Her katı ayrı gezdikten sonra, müzeye çok yakın olan bir caddeyi gezdim, 



Türlü küçük dükkanların içersinde iki malzeme satılıyor. Mushroom cake ve peynir. Tek başıma olduğumdan başıma ne geleceğini bilemediğim için en garantisi peynirdir dedim ve bir rezeneli, bir biberiyeli, bir de eski usul kaşar aldım. 


 Tatma imkamın da oldu aldığım çeşitlerden, ah işte her şeyin iyisini yemek ne kadar güzel bir durum. Sonra olurlar tabi kızlar en az 175 cm, erkekler de 190 cm.


Cadde boyunca yürüyüp kanallara ulaştım. Benim için yapılacaklar listemde yer alan maddelerden birinin daha üzerinin çizildiği bir an oldu. 


Tim Burton'un animasyon filmlerinden çıkmış gibi yamuk pencereleri, dimdik uzanmayan katlarını önce algılayamadım. Sanki hep alışık olduğumuz gibi göre 90 derecelik açı ile uzanacakmış gibi geldi ama dikkatli bakınca her katın birbirinden farklı eğimde olduğunu, buna pencerelerinde eşlik ettiğini farkettim. Meğersem suyun üzerine inşa edildiği için yıldan yıla çökmeler yaşanıyormuş. Bu da bir üst kat yapılırken o eğime karşı koymak için biraz daha yamuk, daha yamuk yapılarak sorun çözülmeye çalışılmış. 

Artık alışkanlık haline gelen klasik sandviç&termosta çay menümü bir de yanına eklediğim yeşil elmamı bitrdikten sonra sıradaki ziyaret noktam olan Begijnhof'a geldim. Bu alan aslında Edinburgh'ta sıklıkla karşılaştığım close mantığına yakın biçimde dar bir yoldan geçerek ulaştığınız geniş bir avlu etrafındaki yaşam alanlarından oluşuyor. Farkı, Edinburgh'takiler kadar girişi dar değil ve avlu alanı daha geniş ve yeşil. Ortaçağda oluşturulan bu avlu, eski şehir merkezinin geri kalanından bir metre aşağısındaymış, çünkü eskiymiş.



Biz Turistler Edi'de istediğimiz avluya girebiliyor, istediğimiz şekilde konuşabiliyorduk. Zaten kimse avazı çıktığı kadar bağırmıyordu (İtalyanlar hariç 😉) Ama burada, başımıza bir güvenlik görevlisi dikmişler sessiz olun, oraya girmeyin özel alan diye gelenleri uyarıyorlar.  Ayağımı içeri sokmadım ama elimi kolumu sokup çektim ben de!


Bu avluda ziyaret edilebilir bir kilise var ama cemaat küçük olduğu için kilise de 5 adımda gezilebiliyor. Çok bişey beklemeyin o nedenle.

Sonraaaa merakla beklediğim patates meselesine gelelim. Adamlar güzel pr yapmışlar biliyor musunuz? Sıradan, kabuklu patatesi normak biçimde kızartıyorlar ki hiç çıtırlığı bile yok, koyuyorlar kağıdın içine, üzerine sos seçiyorsunuz, sosu kısmadan veriyorlar. En üstte yediğiniz patates de en altta kalan patates de sosa bulanmış oluyor. Artısı bu. En ünlülerinden biri olan Fabel Friet Runstraat'ı tercih ettim ben. 



Gitmeden önce araştırma yaparken bir türk vlogger'a denk gelmiştim, sokağın kenarında sıraya giriyorlar ancak etrafta herhangi bir yer yok diye gösteriyordu. Karşı sokağa geçip bir iki blok yürüdüğünüzde bu dediğim patatesçi abilere geliyorsunuz zaten. yani aslında kuyruk var ve trafiği engellememek adına çalışanlar tarafından bir önceki sokak başında bekletiliyorsunuz. Dükkanın önünde de yemenize izin vermiyorlar. Aman ses çıkmasın... Komşuları rahatsız etmeyin diye uyarıyorlar. Saygı güzel bir şey.

Kanal kenarında patatesimi yedikten sonra kısa bir Oude Kerk ziyateri yaptım. Buradaki amaç şuydu: İbadethane ile Kerhanenin yanyana oluşu. Evet... Amsterdam'ın tarihi merkezinde yer alan Oude Kerk ve onu çevreleyen Oudekerksplein, kentin en dikkat çekici kültürel ve tarihsel zıtlıklarından birini oluşturuyor. Düşünsenize, en yobaz zamanlarını ortaçağda yaşamasına rağmen kilisenin bulunduğu alan De Wallen olarak bilinen, dünyanın en tanınmış yasal seks işçiliği bölgelerinden biri. İlginç bir ayrıntı ise, kilisenin tarih boyunca çevresindeki bazı mülklerin sahibi olması ve bu durumun, dini bir kurum ile sıkı yasal düzenlemelere tabi bir seks işçiliği sektörünün yan yana var olduğu sıra dışı bir kent dokusunu ortaya çıkarması. 


Yani azıttınız da  Allah deprem/sel/kar/fırtına/kaza/bela verdi diye bişey yok. Eğer öyle olsaydı bu alan yıldırımlardan başını alamaz, millet öyle böyle çarpılmazdı. 

Ardından kısa bir Amsterdam Kraliyet Sarayı ziyareti gerçekleştirdim ki, aile kışın ortasında bir yere gitmediği için gezme şansım olmadı.





Aylardır uzun yürüyüş yaptığım için sona doğru ciddi ayak ağrısı çektiğim için otele dönüp dinlenme, yemek, çay molasından sonra bu sefer de gerçek red light kısmını görmek için geri gittim.


Akşam ise benim ev sandığım, fotoğrafladığım, önünde patatesimi yediğim binaların alt katlarının genelev olduğunu gördüm! Ben red light diye bir sokak sanırken meğersem pencerelerin kenarları kırmızı ledlerle çevrili küçük odalarmış olay! Bu arada sadece red light yok, arada purple veya black görürseniz travesti olduklarını anlayabilirsiniz. Bence anlayamazsınız, hepsi bir içim su. Elbette no photo 😊 Başıma bela almam.

Ama şu var ki, gündüz bebesinin elinden tutup aynı bölgeyi gezen adamı akşam yine aynı yerde gördüm... Böyle de bir gerçek var.

 




25 Ocak 2026 Pazar

25 Ocak - Goodbye Edinburg, Hej Amsterdam!

25 Ocak 2026 Pazar 0

 Gece boyu uyanıp rüzgarı kontrol ettim korkudan 😁😁 Çok şükür aslında 23 civarı yavaşlamıştı ama ya yavaşlamasaydı?!

Sabah erken kalkıp sıkıca kahvaltımı ettim. Bavullarımı Cathy'nin yardımıyla indirip 23 kiloluk bavul, 8 kiloluk kabin bagajı ve geri kalan her şeyimi koyduğum kişisel çantam da bir 10 kilo vardı neredeyse ve eve iki durak mesafesi olan havaalanına giden otobüs durağına ulaşana kadar bayılmak üzereydim neredeyse. Hani otobüsü kaçırırsam sıçtım, erken çıksam da bazen 5 dakika kalan zaman bir anda yol açık olduğu için güncellenip 1 dakikaya iniyor. Yetişcem diye acele ettikçe nefes nefese kaldım o ağır bavullarla. 


Bu senelik son Edinburgh fotoğrafım... 💕💕

Dublin gezisinden öğrendiğimiçin, konurdan geçince bavullarımı kayan banda bırakıp hemen duty-free'ye koştum. Black friday falan hak getire, esas indirim ocak ayında arkadaşlar! Çoğu parfümün 19,99 pounda indiğini görünce kaptım 5 parfüm, anama ve kendime. Vakit doldu, uçak kalktı ve ver elini Amsterdam!




Şansıma indiğim zaman alan gayet boştu ve kontrol noktasından çabuk geçtim. Nereden geldin, nereye gideceksin, ne kadar kalacaksın sorularından sonra Schiphol Havaalanından otelimin bulunduğu Wibautstraat'a gitmek için kiosklardan bilet aldım.


Bunu da şöyle yapıyorsunuz, en azından gidiş yolunu anlatayım. Benim bir sonraki seyahatim Belçika'ya otobüsle olacağı için tek yön bilet aldım. En bilinen yol, merkeze (Centaal) gidip oradan otobüs veya metroya binmek. Alandan çıkınca zaten ana bir istasyona varıyorsunuz. Metronun adı ya Spinter ya da Intercity oluyor, bana denk gelen Spinter oldu. Tertemiz ingilizce'den karma karışık Dutch diline geçince bir afalladım açıkçası ve gitmem gereken hattı bir an bulamayıp biraz yüksek sesle söylendim, "NE BOK YİYCEM LAN BEN ŞİMDİ!" diye. İşte Amsterdam'ın en güzel özelliği, iki adımda bir Türk'e denk gelmeniz ve bir arkadaş, "Abla nereye gitcen?" diye yardıma yetişti. Okuyamadığım için telefonumdaki adresi gösterdim ve işte bu taraftan diye gösterdi.

Merkeze inince de, metroyu, tramvayı ve otobüsü kullanmak için GVB app'ı indirmiştim. Ben 3 gün kalacağım için saat hesabı veya gün hesabı yaparak sınırsız kullanacağınız biletleri alabiliyorsunuz. Bir barkod geliyor size ve her toplutaşıma aracına binerken ve inerken okutmanız gerekiyor.

Bu kadar basit...

The Social Hub'da kaldım ben. İnanılmaz beğendim açıkçası. Sanki özel yurt gibi, öğrencilerle dolu, yemek, çalışma, oyun, sosyalleşme alanları olan bir oteldi.


 Metrodan çıkınca 4-5 dakika yürüyerek varabildiğiniz bir konumda, karşısında da ALDI ayarında olan ve aradığınız her şeyi bulabileceğiniz Albert Heijn var, daha ne olsun?

İlk akşam biraz yol yorgunu olduğum için yalnızca yiyecek malzemelerimi alıp odama döndim ve yarın için it gibi bir yürüyüşe hazırdım artık.

24 Ocak 2026 Cumartesi

24 Ocak - Eowyn Kasırgası

24 Ocak 2026 Cumartesi 0

 Gördük ebemizin .mını diyebilirim!




Gece üçte başlayan Eowyn fırtınası yüzünden evin çatısı uçacak, duvarları yıkılacak sandım. Cidden öyle bir fırnıta idi. Penceremden sabah bakınca, ALDI'nin otoparkının ilerisinde bululan ağaçların yarıya kadar yattığını gördüm. İşe gidiş olmayınca, Cathy'nin baktığı çocuklar da gelmemişti. Evin içinde sadece rüzgarın uğultusu, camlara rüzgarın şiddetiyle çatır çatır vuran yağmur sesi vardı.

Aslında çokça tedirgindim çünkü yarın uçuşum var ve ertelenirse naparım, kalabilir miyim diye sordum Cathy ve David'e. Çünkü öyle bir sistemleri var ki, bir öğrenci gidiyor, hemen yenisi geliyordu. Hallederiz, sen hiç telaşlanma dediler. İyi dedim... Sokağa atacak halleri yok Allahtan ama sevmediler mi valla "Git havaalanına, bişey olmaz" bile diyebilirlerdi.

Akşam haberlerde firtınanın hikayesini bolca dinledik. Saatte 100 km hıza varan rüzgar, Son 10 yılda yaşanılan en güçlü fırtına olmuş. Hakkını verdi yani.


Haberlerden sonra hep birlikte son fotomuzu çekindik. Molly, Cathy ve David... Bana 4 ay boyunca ev sahipliğinin yanı sıra ikinci anne-babalıklarını yapan insanlardı. Soğuk denilen halkın asla soğuk olmayan iki ferdi idi bu aile. Kızları Claire, torunları Lillie kalbimde her zaman bambaşka bir yere sahip olacaklar.




23 Ocak 2026 Cuma

23 Ocak - Edinburgh'a Vedam...

23 Ocak 2026 Cuma 0

 Normalde bu vedayı yarın gerçekleştirmem gerekiyordu ancak, telefonlara gelen ve kalbinizi yerinden söküp atan o uyarı sesi ile meteorolojiden gelen sesle yarın çok büyük bir fırtınanın geleceğini; uçak, otobüs ve feribot seferlerinin iptal olacağını, okulların bir günlük tatil edileceğini bildirdiler. Haliyle yarın evden çıkamayacaktım ve vedamı bugün etmeliydim. 

Kurstaki öğrencilerle, öğretmenim Tom'la ders sonunda vedalaşıp bu seyahatim için son kez OMNI Center'a gidip Hommies Pizza'da o bayıldığım pizzayı kendime ısmarladım: Ballı, jalapeno biberli ve pastırmalı. 

Normalde hocam Kathryn ile de yarın buluşacaktık ama her yerin kapalı olacağını söyleyip eğer uygunsam bugün buluşalım mı diye sordu, pizzamın sonuna geldiğim için 10 dakika sonra kursta olacağımı söyledim, OMNI'ye veda edip kursa varınca öğretmenler odasından Kathryn'i alıp ilk hocam Sarah ile de vedalaşıp Hanover Street üzerindeki Papii Limited'e uğradık. Birer kahve eşliğinde koyu bir sohbete daldık. Ülkemi, önceden nasıl olduğunu, şimdi nelerle uğraştığımızı, bir kadının ülkemde neler yapabildiğini, benim neler yaptığımı anlattım. Hafızasında dini bayramların anlatıldığı sunum günlerinde zaten Araplar Kurban ve Ramazan bayramlarını anlattıkları için benim ısrarla milli günleri anlatışımı, Atatürk'e bağlılığımı, cumhuriyet bayramının özellikle kadınlar tarafından çoşku ile kutlanmasını, Anıtkabir ziyaretlerinin nasıl kan kaynatan biçimde olduğunu çıkmayacak biçimde yer ettiğini söyledi bana. 

Gurur duydum...

Bir müslüman ülkede yaşana kadın olarak tüm dinlere açık oluşumu, Hristiyanlık hakkında bilgi sahibi olmak için öğrenme isteğimi de ayrıca takdir etti. Sen Orta Anadoluda böyle açık fikirli birini daha asla bulamazsın gülüüüüm...


 Hocamla vedalaştıktan sonra en en en sevdiğim Princes Street Garden'ıma gelip görüntüsünü bir kere daha aklıma kazıdım.

Ardından kısa bir Old Town turu yapıp,

Bana 4 ay boyunca ev sahipliği yapan, 45 yıllık ömürümün en güzel günlerini yaşatan, ayakları üzerinde duran bir kadının kendisine ettiği en güzel hediyene bir sonraki gelişime kadar veda ettim. Artık eve dönmeliydim zira rüzgar gittikçe hızlanmıştı ve hava yüzüme ve ellerime iğne gibi batmaya başlamıştı.

Eve döndüğümde Cathy en sevdiğim yemeği yapmıştı benim için. Bir viski eşliğinde yemeğimizi yedik, odalarımıza çekildik.


 Yarın tüm gün evde olacağımız için öğle yemeğim olacak olan mikrodalga yemeğimi almayı unuttuğumu hatırlayıp bir koşu ALDI'ciğime gidip geldim ve huzurlu, mutlu uykuma daldım.

22 Ocak 2026 Perşembe

22 Ocak - Sıra Geldi Benim Vedama...

22 Ocak 2026 Perşembe 0

 Bugün bir çılgınlık edip Edinburgh'un en zengin mahallesi olduğunu sandığım Dick Place'i yerinden eden bir yerin varlığını öğrenip oraya gittim: Belmond Drive. Öyle bir zenginlik ki sokağa orada oturanlar haricinde kimse giremiyor(muş), ben de gidince öğrendim 😅

Evlerin 2-3 milyon pounda satıldığı bir yer ki öyle evler var ki asla fotolarını göremiyorsunuz. Şöyle açıklayayım. İskoç emlak piyasasında daha önceden satılan evlerin iç mekanlarını adres girerek rahatça bulabilirsiniz. İnternet üzerinden satıldığı için, bir ev satışa çıktığında şu yılda şu fiyata satıldı diye görebilme şansınızın yanı sıra ne tür yeniliklerin de yapıldığı hakkında hem bilgi sahibi olabiliyorsunuz, hem de fotoğrafları silinmediği için daha önceki satış halinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Ama bu durum Belmond Drive için geçerli değil. Sanki özel bir klan gibi, tek bir evin satış bilgisi ve fotoğrafları var. 


O da bu ev, 2023 yılında 2,9 milyon pounda satılmış.


Şöyle bir kış bahçesi var ki, bu bahçe büyüklüğü benim kaldığım evin salon ve mutfağı kadar diyeyim size.

İçeri giremeyeceğimiz belli olup boyumuzun ölçüsünü aldıktan sonra beni her zaman kucaklayan Princes Street'ime geri döndüm.


Hediyeliklerimi aldım, gelenek olan magnet, fudge ve el yapımı çikolata. Yeterli bence.

Gelmişken son royal mile turumu attım.


Sokak müzisyenlerinden müziğimi dinledim, 


Sağa sola bakıp her yeri tekrardan hafızama kazıdım,


Evime dönüp yavaş yavaş bavulumu hazırladım 😔😔

Akşam da kızlarla buluşup veda yemeğimizi yedik. Erika bana kurutulmuş balık, ruj ve rimel almış, canım yaaa. Agatha birlikte çekildiğimiz fotoğrafları bastırıp verdi bana. Daniela da sağolsun benim yemek paramı ödeyerek jestini gösterdi.


Çok güzel bir Hint Restoranıydı, Yaduvanshi Authenic Indian Restaurant... Canongate yakınlarında, ulaşımı kolay, fiyatları ulaşılır bir restorant. Merak ettiğim türlü hint yemeklerinin ve içeceklerinin tadına bakma şansım oldu.

Bu kızlar da benim şansımdı. Kaldığım süre boyunca her biri her dakika yanımdaydı. Hepsini ayrı sevdim....

Artık kısa bir süre sonra eve dönüş sırası bende.


20 Ocak 2026 Salı

20 Ocak - The Scottish Parliament

20 Ocak 2026 Salı 0

The Royal Mile'ın sonunda, Holyrood Palace'ın tam karşısında yer alan, eski şehrin dokusunun oldukça zıddı olan bir bina, Parlamento Binası. Konum, mimari, tasarım ve inşaat şirkeleri nedeniyle yapımından itibaren İskoç halkı tarafından eleştirilmiş, max 40 milyon sterline yapılır dedikten sonra 414 milyon sterline mal olmuş. Eh, arada bir 10 kat fark olunca hak etmiş diye düşünüyorum. 


Size binayı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. İçeri girdiğiniz anda aslında oldukça modern bir mimari ile karşılaşıyorsunuz. Ama her bölümde o kadar fazla imgelemeler var ki, bir yerden sonra ucu kaçıyor.


Mesela bu imgenin referans aldığı, aşağıdaki resimmiş.


Benziyor mu? Bence değil. Yok işte şurası iskoç denizinin dalgaları, yok burası buzda kayan insanlar falan filan. Gerekli miydi? Bilemem. Bana göre ağır referanslar sonuçta kakafoni yaratır.


Kendi sitesinden  rehberli tur için rezervasyon yaptırıp ücretsiz gezebiliyorsunuz. Kendi başınıza giriş yasak. Bir de elbette bir parlamento binası olduğu için güvenlik sıkı. Ben çantamda bulunan çatal için oldukça uzun bir açıklama yapmak durumunda kalmıştım. Bıçak olsa anlarım da birini çatallamak??


Eğer uzun süre kalacaksanız gidilebilir bir yer ancak kısa süreli seyahatler için ne gereği var efendim, gezilecek onlarca yer varken zamanınızı burada harcamayın derim.

Ah, bir de en güzel kısmı da hediyelik eşya mağazası. Kendi arılarının yaptığı balları alabilirsiniz. En azından sürdürülebilirliği güzel yapmışlar.

18 Ocak 2026 Pazar

18 Ocak - İşte Geldi Çattı Son Cumartesi

18 Ocak 2026 Pazar 0
Tamı tamına 3.5 dolu dolu ayımı burada, güzellikler, mutluluklar, huzur, eğlence, gezi ile geçirdim. Yıllar yıllar sonra hayatının en güzel dönemi nedir diye sorsalar hiç düşünmeden bu 4 ayımı söylerdim. İyi ki, iyi ki, iyi ki yapmışım. Her ne kadar birikimimin çoğunu buraya vermiş olsam da, bütçemde büyük bir delik açmış olsa da paramı ne için kazanıyorum ki? 

İşte ben de buradaki son cumartesi günümü nasıl geçirdiğimi anlatıyorum şimdi….

Sabah güzelce kahvaltımı yapıp sandviçimi ve termosumu alıp Union Canal tarafına gittim. Kanal, 1822’de Falkirk'ten Edinburgh'a uzanan ve özellikle kömür olmak üzere madenleri başkente taşımak için inşa edilmiş bir kanal aslında, zamanla demiryolunun kullanımının artmasıyla değerini kaybetmiş ve şimdilerde eğlence, yürüyüş ve bisiklet yolları olarak kullanılıyor.



Üff cennet cennet diye yürüdüm. 

Ardından kanal turum bittiğinde saat yaklaşık olarak 12 olmuştu ve eve gidip napcam ya diyerek Princes Street’e gelmiştim. O anda yapılacak en saçma şey neyse ona karar verdim ve evin kendi hatlarından biri olan Gorebrigde hattının sonuna kadar gitmeye karar verdim. Ne mana? Haklısınız. Yol nerdeyse 1 saat sürüyordu ve ben evlere, manzaraya doyamadığım için yapmaya karar verdim. Geze geze (bana göre tabi) son durağa kadar gittim, inip kasabada bir tur atıp geldiğim otobüsle geri döndüm. Tabi bu arada kasabaya bakma şansım oldu. Parkları, kafeleri, pubları, veteriner hekimleri, mağazaları ile asla kasaba demeyeceğim güzellikte bir yermiş meğerse Gorebrigde.


 Yol öyle uzundu ki otobüs şöförünün çiş molasını bekledik mesela 😃

Aynı akşam yine kurstaki Kathyrn hocamız sağolsun blind date gibi yine başka bir eve yine o olmadan davet edilmiştik. Bu seferki ailemiz de Craig ve Kirsty’nin eviydi, yine kilisede tanışmıştık. Bu akşamki toplanma amacımız da Burns Night idi. 

The Writers’ Museum ziyaretimde kendisine ayrıntılı bilgi verdiğim İskoçyanın gelmiş geçmiş en ünlü şairi vardı, Robert Burns. 25 Ocak onun doğum günü ve İskoçya’da ulusal bir gün olarak kutlanıyor. İşte bizim de toplanma amacımız, ben 25 ocakta ayrılacağım için gitmeden bu geceyi yaşamamı istemeleri idi. Çok kalp…

Burns Night nedir, önce onu kısaca anlatayım. Şairin ölümünün 5. yılında Burns’ün yaşadığı evde aslında ölüm yıldönümünde başlandı ancak zamanla  doğum günü tarihi olan 25 ocağa çevrildi. Bu gecede yapılanlar, şairin çoğu şiirinde yer bulan Haggis’in tartan giyilerek, gayda eşliğinde veya o çok ünlü olan hogmanay’de de söylenen Auld Lang Syne şarkısı eşliğinde söylenerek yenilmesi ve elbette viski ile içilmesidir.


İşte biz de Agatha, Daniela, ben, adını hatırlayamadığım Polonyalı ve Japon bir kızla birlikte bu gece için buradaydık. Bizim dışımızda 2 aile dostları da vardı. 


Çocuklar olduğu için viski haricindeki tüm gereklilikleri yerine getirdiğimiz bir akşam oldu. İskoç diline dair kelime tahmin etme oyunu, kelime bulma oyunu, iskoç şiirlerini okuma yarışması ve 5 farklı ülkeden 5 farklı kızın olduğu bir ortamda herkesin kendi dilinden bir şiir okumasını istediler.


Öncelikle şu aksanı dinlemenizi istiyorum. Ne kadar farklı geliyor kulağa değil mi? Challenge level Asian gibi.

Ben hangi şiiri okudum kısmına gelirsek, Nazım Hikmet’i seçtim.
Seni düşünmek güzel şey, 
ümitli şey, 
dünyanın en güzel sesinden 
en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey... 
Fakat artık ümit yetmiyor bana, 
ben artık şarkı dinlemek değil, 
şarkı söylemek istiyorum...
Çok güzel ve çok farklı bir gece oldu benim için. 

 
◄Design by Pocket