3 Nisan 2015 Cuma

Quokka

3 Nisan 2015 Cuma 2
Tipini yerim lan senin, ekran başında ölcem resmen sevmekten.


Avusturalyada Rottnest adasında yaşayan, insandan korkmayan bir keseli türüymüş bu arkadaş. 

30 Mart 2015 Pazartesi

Pazartesi

30 Mart 2015 Pazartesi 2
Sanırsın ki hafta sonu miami yapıp geldim, kredi kartımla tek çekim 250.000 tl harcadım, dünyanın en pahalı yemeklerini yedim.

Gel gör ki hiçbirini yapmayıp cuma akşamı eve girip pazartesi sabahı evden çıkmış biri olarak halim: 


Pazartesi ne menem bişeysin sen yaaa. Neden böyle sevimsizsin?

10 Mart 2015 Salı

Amacım

10 Mart 2015 Salı 2
Asla bol bol "uyyyy gejmij olsuuun! mujks." dilekleri almak değil ama öyle bi hasta oldum ki, feleğim şaştı, hulkun yerden yere hallaç pamuğu niyetine attığı loki gibi oldum:



Zorunlu kalmadıkça insanlarla yakın temas etmeyin, ellerinizi bol bol yıkayın, çokça su ve taze meyve tüketin, ateşiniz yükseldiğinde sağlığınız elveriyorsa tylol hot ve parol kokteyli yapın. Ben bunları yapmama rağmen inanılmaz ağrılı, öksürüklü, ateşimin düşmediği, kalbimin çarpıntıdan yorulduğu, günde 18 saat uyuduğum 4 koca gün geçirdim. 

Kendinize dikkat edin. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı değil, gerçekten başka birşey.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Bu Kendim İçindi..

23 Şubat 2015 Pazartesi 2
Piç:


Beyefendi:



Su Samuru:


Çok param olsa bu üçüne film çektirirdim.

Sen.. Sen sadece benimle evlen ya..


19 Şubat 2015 Perşembe

Her Sabah...

19 Şubat 2015 Perşembe 1
Uyandığımda, "akşam en geç 11'de uyumalıyım." deyip; her gece en erken 1'e kadar clash of clans, 




godus, 




ve boom beach



oynamaktan ortalama 5 saatlik uykuyla gidiyorum işe.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Özgecan

16 Şubat 2015 Pazartesi 2
İçinizi şişirmek istemiyorum ama şişmesi de lazım. Özellikle erkeklerin ve erkek çocuk annelerinin.  O yüzden pat diye konuya giriyorum, giriş-gelişme-sonuç olmadan.

Erkeklere: Kızlar/kadınlar sizin erkekliğinizi ispat edeceğiniz, döveceğiniz, söveceğiniz, canınız istediğinde sevişeceğiniz, size hizmet etmekle yükümlü, gölgenizden korkacak varlıklar değildir. 

Kadınlara: Oğullarınızı, "ileride çok can yakacak." mantığı ile yetiştirirseniz inşallah, umarım, dilerim önce sizin canınızı gerçekten yakar. Masum bir kızcağızı yakacağına sizi yaksın. Umrumda değil.

Önce kendinizi ve kocanızı eğitin. Sonra anne-baba olup olamayacağınızı lütfen bir tartın. Annelik sadece 9 ay karnında taşıma işi, babalık eve para getirme işi değil, eğitim, öğretim, edep, adap bütünüdür. Doğurma işini fareler dahi yapıyor, o kadar büyük bi olay değil. Kezbanlaşmayın. 

Katillere: Dilerim o ve tüm diğer kadın katillerini hapishanede uzun bir ömür bekliyordur. Dilerim her gece ölmek için yalvarırlar. Dilerim koğuş orospusu olurlar, her gece tecavüzü yaşarlar. Bedenleri ölmez inşallah ama ruhlarının ölmesi en büyük dileğim. 

İdam cezası istemiyorum, bunlara ölmek şeref olur. Hapishanede yaşasınlar ki, onları büyüten ana(?) da her gün onunla ölsün, tohumunu saçan babanın oğluna nasıl kancık muamelesi yapılıyor, şahit olsun. Mağdurun ailesi her gün ölüyor zaten, senin iğrenç ananı-babanı mı düşüncem?

Sülalenin de seninle birlikte ırzına geçilsin, şerefin iki paralık olsun, işsiz kal, güçsüz ol, dışlan, sürün, ama ölme. 

Çok hümanistim, sakın ölme!

12 Şubat 2015 Perşembe

Facebook

12 Şubat 2015 Perşembe 4
Nerden başlasaaaam...

Facebook hesabımı arkadaşlarım yüzünden kapattım bir yıl önce. Cümlenin içindeki ironiyi farkettiniz mi? Zaten yüzyüze görüştüğüm veya hasbel kader okuldaki aynı sıraları paylaştığım insanlardan nefret derecesine geldiğim için oldu tüm bunlar. 

Sebebi üç türlü. Hatun kısmının elinde düşmeyen telefonla en az 47-48 adet albüm oluşturulmuş ve her albümün içinde yaklaşık olarak 750-800 arası resim var. Hızla fotoğraflar arasında dolaşınca insanlar ağır çekim hareket ediyor gibi gözüküyor mesela. İçerikten çok bahsetmek istemiyorum ama hani tahmini zor değil, etli butlu 38 numara toynaktan hallice ayakların kumlu fotoları, kıllı şekerpare göbekli heriflerin güneşlenme pozları vs vs... Bildiğin kezban olayları.

Sonuç: Takipten çıkartıldılar.

Diğer sebep:"İbretlik paylaşım"

Hayatta en ama ama eeen nefret ettiğim şey ise insanların manevi duyguları ile oynanması, din sömürüsü ve bunun kanıtlara dayanmayan biçimde sunulmasıdır. Özellikle de arkadaşlarımın yaptığı paylaşımlarda bunları görünce benzin döküp yakasım geliyor. Bu yazıyı yazmama sebep olan üniversiteden bir arkadaşımın yine aralarda denk gelen hesap aktifleştirme sırasında gördüğüm bir paylaşımı: 

Yerde yatan mumyanın secde ettiğinin iddiası vs vs. Bu paylaşımın altında insanın kanını donduran cinsten inanmazsan şöyle yanarsın, böyle iflahını keseriz türünden tehditler, tehditler, tehditler...

Ben inanç açısından tam ortada yer alıyorum. Körü körüne inancım yok, mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır diye olaylara -özellikle bu türden olursa- yaklaşımım var. Şu yukarıdakini düşünürsek, yaklaşık 6000 yıllık mumyalara rastlanınca, bunlara inanç-coğrafi olaylar (kuru hava, rüzgar vs) eklendiğinde artık mucize olmadığını her aklı selim insan bilir. Benim sinirlendiğim nokta bunun boktan bir iki insan tarafından korkutularak dine yöneltilmenin sağlanması. Allahtan korkmamızın istenmesi. Bunun cahilce yapılması, cahillerin acaba neden diye düşünmemesi. (işte ikinci ironi. cahil ve düşünce.. gece gece güneş doğması gibi bişey. suya girip ıslanmamak gibi bişey!...) Yaratan, yarattığına neden eziyet eder ki? Ben en basitinden sims oynarken yarattığım tipler beceriksizliği sonucu yanınca veya elektrik çarpınca üzülüp oyunu geriye alıyorum. Ölmesinler diye... Simülasyonda bunu yaparken gerçeği yaradan neden cozzzt diye yakar ki? Saçma... Başka insanlara zarar vermesin yeter ki. Din adına kafa kesmesin mesela, kadına tecavüz etmesin, çocuğu taciz etmesin, çalmasın. İnanıp da tüm bunları yapacağına. Değil mi? 

Neyse. Sonuç: Arkadaşlıktan çıkartıldılar.

Ve sonuncusu. Lisedeki kaşarların evlenince her cuma ayet paylaşması. Sağa sola abanan abazaların hayırlı cumalar temalı paylaşımları. Rabbim bence bu ikirciklileri cezalandırmalı. Lan ben senin 15-16 yaşındayken adamın kucağına oturduğun anı hatırlıyorum ya hem de sınıfın ortasında. Sonra da hayırlı cumalar müslüman kardeşlerim. 

Sonuç: Facebook kapatılır. 

9 Şubat 2015 Pazartesi

Senfoni No. 7 (Beethoven)

9 Şubat 2015 Pazartesi 4
Dünya tarihinde yaşamış üç ünlüyü geri getirmek istersen kim olurdu sorusuna -ilki klişe olacak ama- Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Beethoven'ı der, üçüncü için biraz süre isterdim. Atatürk'ün muhteşem biçimde günümüze adapte olacağını ve bazılarının canına ot tıkacağını bildiğimden yolu tarif edip bipolar kişilik bozukluğu olan Beethoven'cığımı yalnız bırakmazdım muhtemelen.

Neyse, bugünkü konumuz bu değil sevgili arkadaşlarım. Anlatmaya başlasam muhtemelen 4-5 yazı yazarım bu adam hakkında. O yüzden en sevdiğim delinin en sevdiğim eserini sizinle paylaşmak istedim.

Kendimi özellikle kötü, bitkin, bıkkın ve daha ardı ardına ekleyeceğim tüm olumsuz sıfatları hissettiğim anda, aslına bakarsanız her sabah işe giderken ve her akşam işten dönerken son ses açıp gözlerimi kapayarak dinlediğim bir senfoni kendisi.

Özellikle ikinci kısmı daha ünlü ve ben de burasını çok seviyorum. Aşağıda paylaştığım videoda eseri dinlerken çalan her enstrümanı ayrı ayrı görebilirsiniz. Bu benim klasik müzik dinlerken kendi kendime oynadığım bir oyun. Tüm enstrümanı duymaya çalışmak, baskın olanları geriye itip arka planda çalanı dinlemek... 


"Tanrı kimilerinin kulağına fısıldar. Benimkine bağırdı ve sağır oldum..."

Renklerin neye karşılık geldiğini de şuraya derhal iliştirivereyim: 

Bordo: Kontrbas
Koyu Kırmızı: Viyolonsel (2 adet)
Koyu (?) Portakal: Viyola
Portakal: Keman
Mor: Fagot
Lacivert: Klarnet
Mavi/Yeşil arası olan: Obua
Yeşil: Flüt
Bal Rengi: Korno
Sarı: Trompet
Gri: Timpani


6:00'dan itibaren ise gözlerim yaşarıyor alimallah.

Bu da esas benim dinlediğim biraz daha hızlı hali. Hız önemlidir, ağır parçayı bile coşkulu yapar. Yukarıdakini enstrümanları net görmeniz açısından koydum. tercih sizin.


Bunu koyamadım nedense...


Benim en sevdiğim eseri benimle beraber dinlediğiniz için teşekkür ederim size.

5 Şubat 2015 Perşembe

Yanlış Coğrafya

5 Şubat 2015 Perşembe 8
Adamlar bizim "ileride ne işime yarayacak yeaaa" dediğimiz her türlü bilgiyle bunu yapıyorlar, biz hala orucu bozan şeyleri, milyarlar götürülürken internetten müzik indirmenin günah olduğunu, annen de olsa dizden yukarısının tahrik ettiği gibi saçma sapan bok-püsür şeyleri tartışıyoruz. Her gün... 1500 küsür yıldır. Bak, 1500 yıl. 

İçinde bulunduğum coğrafya gerçekten başa bela. Komşulara bak zaten: İran, Irak. Ortadoğuya gereksiz yakınlık. Zamanında Bulgaristana ağız eğerdim, şimdi "abijim gel öpüjem." halindeyim. Zihniyet desen piiiii... Sırf Müslüman (?) diye, ümmet diye Arabın yalellisine yavşaya yavşaya bi hal olduk.. 

Neden İsveç'te doğmadım ben? Neden? Tamam, aklını kullan o zaman diyenlere de sözüm var aslında, tüm çabalarım sonuçsuz kaldı, belki biraz da cesaretim yoktu. Aslında mühendis olsaydım daha kolay olurdu. Maalesef benim işim sadece bu ülke sınırlarında geçerli. O yüzden, İsveç adına yapabildiğim şeyler İkea mobilyalarını evimde birleştirmek, wasa kemirmek, J.J. Johanson dinlemek, Stieg Larsson okumak, isveçce öğrenmek. 

Kısacası; bıktım layn. Son zamanlarda yataktan kalkarken "boktan hayatım başladı yine" sözüyle güne başlayıp "bu boktan günü de bitirdik." ile yatağa giriyorum.  Soğumuşum hayattan.

Valla gelsin vursun bi göktaşı, gık demem..





2 Şubat 2015 Pazartesi

Barınak Gibi İşyeri

2 Şubat 2015 Pazartesi 8
Hani size bahsettiğim terkedilen bir köpecik vardı ya, bahçemizde beslediğimiz... Severken kendimden geçtiğim... Şimdi bir tane daha oldu. O da sokaklarda büyüyenlerden. 

Bir sabah yine gelirken işe, çöpleri karıştırırken gördüm onu. Yanına gidip (aynen oldu gerçekten) elimle işaret ettiğim ön bahçeyi gösterdim, "oraya git, ben birazdan sana yiyecek getircem, merak etme."

Tabi ihtimal vermedim beni anlayacağına. İmkan da yoktu zaten. Maksat yeni doğum yapmış olan dişiye bunu söyleyerek içimi rahatlatmaktı. Kendi kadrolu köpeğimizi besleyecektim halbuki...

Onu orada görene kadar.

Bizim eski köpekcik bana alışık olmanın ve uzun zamandır beni bilmesinin etkisiyle beni bahçede görünce atladı, zıpladı, hopladı. Sevdim, boğuştuk bir süre. Yeni gelen de bizi izliyor o sırada. Yeni gelenin de şefkat istediği o kadar ortada ki o anda. Bir adım atıyor, ama gelemiyor, geri çekiliyor. İter miyim, söver miyim tartıyor. Gel dedim, yaklaştım, elimi kokladı, başını eğdi, hafifçe sevdim. Sonra hak geçmesin diye bir yeniye bir de eskiye ortadan ikiye böldüğüm mamasını verdim. Aslında piçlik ettim, itiraf ediyorum. Önce bizimkini besledim. Yeninin aç olduğunu bile bile. Ne yapacağını çok merak ettim. Bir adım öne gitmedi, yemeğine sulanmadı. Bekledi, bekledi, bekledi. Hay sıçam senin tespitine diye verdim yemeğini, köpekten gördüğüm insanlık kafama dank etti. O da yedi mamasını. 

Sonra ikisini de sevmeye başladım. Atraksiyon burada başlıyor zaten. Verdiğin yemek umurlarında değil, iyi kötü doyuyor karınları. Doyuruyorlar kendilerini. Ama ben birini severken diğerinin "onu değil beni sev, en çok beni sev, daha çok sev" diye önüme geçmesi, elimin altına kafasını denk getirmeye çalışması... Sevgiye açlar yahu, bir kuru sevgi, bir bedava sıcak avcun kafasında dolaşmasına açlar, hasretler.

Ah, ah.. Kendi cinsimize cehennem ettiğimiz gibi bu dünyayı, yaşama hakkı olan tüm canlılara da aynısını yapıyoruz. Gerçekten çoğumuz vaadedilen cenneti haketmiyoruz.

26 Ocak 2015 Pazartesi

Ben ve...

26 Ocak 2015 Pazartesi 7
Depresyon hırkam,


depresyon topuzum,


kitaplarım*, dizilerim** ve filmlerimle*** bu kışı gayet sıcak, güvenli, mutlu-mesut geçircez galiba...

* Kitaplarım: (okuduğum ve okuyacağım)
1- İskandinav Mitleri
2- İskandinav Masalları
3- 26. Seviye
4- Eğlenceli Türk Tarihi
5- Eğlenceli Dünya Tarihi

Sanırım 5 tane şimdilik yeter.

** Dizilerim:
1- Uzun zamandır vazgeçilmez olan Supernatural, American Horror Story ve The Walking Dead
2- Az zaman içinde başlayacağım A Young Doctor's Notebook
3- Çok tavsiye edilen Black Mirror

*** Filmlerim: (Şimdilik)
Şu ara geçmişe dönüş yapıyorum.
1- Sin City
2- V for Vendetta
3- Kimbilir kaçıncı olan The Lord Of The Rings (o kadar güzel ki anlatacak bir link bulamadım halen)
4- Misery 

22 Ocak 2015 Perşembe

Tanıştırayım...

22 Ocak 2015 Perşembe 3
Daha önceki yazımda anlattığım dünya tatlısı karşınızda. yalnız insan gibi davranan o, köpek gibi atlayıp zıplayan ben. Evet bi karışıklık olmuş arkadaşlar...

İlk resim çıldırma anı, ikincisi saldırı anı gördüğünüz gibi. Yirim ya, yirim.. 


19 Ocak 2015 Pazartesi

Ya Var Ya

19 Ocak 2015 Pazartesi 6
Keşke eskisi gibi herkes yazsa da blog okusak. Yazarların penceresinden baksak hayata. Yediklerini not etsek, gittikleri yerleri listeye alsak. Kızdıklarına biz de kızsak, sevinçlerine ortak olsak. (Kociş demeyin yeter ki kazık gibi adamlara.)

Bunu da yıllarca blog yazmamış, yazdıklarını havaya uçurmuş kişinin yazması da çok hoş haggaten.


15 Ocak 2015 Perşembe

New York Pizza Delivery

15 Ocak 2015 Perşembe 7
Aslına bakarsanız yeme içme olaylarını paylaşmak biraz değişik bir konu. Bakan insanın  canı çeker, o anda yiyemez, durum müsait değildir, ve daha bir sürü etmen vardır.

Şimdi bunları yazıp da sizin canınızı çektirmek istemesem de valla ne yalan söyleyeyim, güzel bulduğum için söylemek istedim. Ankara'da gerçekten güzel pizzalar yapan bir yer. Pizzaları devasa boyutta. Hatta ninja kaplumbağaların pizzası gibi olan büyük boyu var, 50 cm kadar. Obur biri olmama rağmen küçük boy pizzalarını bitiremiyorum, zaten küçük dedikleri diğer markaların orta boyuna eş.

Denemediyseniz, buradaysanız, yiyin :)




12 Ocak 2015 Pazartesi

E Kitap Okuyucum

12 Ocak 2015 Pazartesi 5
Ay çok pahalı, vay alamam deyip akabinde kendimi yalanlamış olsam da, napayım dayanamayıp aldım işte. Bunu :)

İlk defa aldım bu siteden, sipariş ettiğimin 25. saati elime geçmişti. İçine 19 adet e-kitap yüklemişler, bir tane fosforlu çizim kalemi, bir tane cici bir post-it, iki tane sevimli kitap ayracı, ve kitap okuduğum için teşekkür belgesi hazırlamışlar ki en çok bu hoşuma gitti.


Kitap okuyucuya gelince...


Son derece hafif, son derece ince, tabletin (benimki samsung tab 3) yarısı incelikte ve ağırlıkta. Üzerine bir kitaba ne yapıyorsanız onu yapabilecek şekilde yapmışlar. Not alabilme ve altını çizme özelliği var. Ancak renk yok. Fakat görüntüsü, sayfaların ağır çevrilmesi tam bir kitap sayfası çevirir gibi.


Işığı ve yazı tipi, boyutu istenildiği şekilde ayarlanabiliyor, wifi bağlantısı yapılabiliyor, içine oyun da atmışlar, arada iyi geliyor valla, bir de sesli sözlük olayı var ki yabancı dille okunurken hemen dönüp bilmediğin kelimeyi öğrenebiliyorsun.


Neyse ya, bedava verdiler sanki. Amma reklam yaptım ben de.

Sonracığımaaa...

Tabi doğrucu davut olduğum ve ayrıca emeğe saygı dediğim için, d&r'ın sitesinden e-kitap satın aldım, indirdim, bunu okumak için adobe'ın başka bir versiyonunun yüklenmesi gerekiyormuş, onu da indirdim, sonra bi güzel okuyucumun içine attım.

Dı-dııım! Açmadı :O DRM derdi çıktı başıma. (Digital Rights Managements) Para ile satın almama rağmen medyanın yeniden kullanımının engellenmesi amacıyla yapılan bir engellemeymiş, onu da bu sayede öğrendim. Araya araya Bağdat bulunur ya, pdf e-book removal diye bir program varmış, hadi madem başladım, onu da yükleyeyim dedim. Deneme sürümü olduğu için 10 kitaba izin veriyormuş. Eh, ona da tamam dedim. (Crack bulacam en kısa zamanda) Güç bela yaptım yani anlayacağınız, kilidi kaldırdım, attım cihaza. Niye hammallık yapayım de mi? Beyin bedava.

Ama tabi, bunu bu kadar kolay yapamadım. İşyerinde birçok site engellendiği için bilim insanı misali 15-16 kere deneme yaptım, hangi site açıktı bulmak zordu baya.  

Sonunda gelenler geldi tabi, "başlarım lan senin hakkına da sana da" diye nette dolaşıp 14 tane kitap indirdim, ücretsiz e-kitap yayınlayan sitelerden. Buradan yetkililere sesleniyorum: Basılı kitabı aldığımda istediğim kişiye verebiliyorsam, lisanslı kitabı indirdiğimde istediğim yerden okumalıyım. Al bak, engelleyemiyorsun cicim.





8 Ocak 2015 Perşembe

Oooy İki Gözüüüm.

8 Ocak 2015 Perşembe 4
5. sınıftan beri gözlüklü, üniversiteden beri lensliyim. Gözlük olmadan da burnumun ucunu -evet, resmen burnumun ucunu- göremeyecek kadar ileri maalesef numaram. Şekil olacağım diye takmaya başladım lens. Renkli olarak başladığım serüvene daha sonra şeffaf lenslerle devam ettim.

Taaa ki...

Ah Allahım ya Rabbim, o tarihi nasıl unuturum ki?

01/01/2014 tarihine kadar. 

Sabah gözümü açtım, bi tuhaflık var, odanın sağ yarısını göremiyorum iyi mi :) "Noluyo yhaa" derken baktım ki sağ gözüm açılmamış. Koşa koşa aynaya gittim, ne olmuş bana diye bakmaya, gözüm olmuş bir domates. Kıpkırmızı ve şiş. Açınca kapanmıyor, kapanınca açılmıyor. Sanki göz kapağımın altına da bir mercimek yerleştirmişler, her seferinde gözüm çiziliyor gibi hissediyorum. (domates, mercimek derken ne güzel anlattım ama di mi) Yılbaşının ertesi günü, nereye gideyim? Gidemedim haliyle, evde öyle yarım gözle debelendim. 

Ertesi gün soluğu doktorda aldım. Doktor gözüme bakınca bi ıslık çaldı. 
"Gözünün içindeki partikülleri görsen kendinden tiksinirsin." dedi bana. "15 gün boyunca makyaj yapmanı ve lens takmanı yasaklıyorum. Ayrıca uzun süreli lens takman yüzünden aşırı derecede göz kuruluğun var, suni gözyaşı kullanman lazım." 

Meğersem sevgili optikçimin bana aylık diye tavsiye ettiği lensler 15 günlükmüş ve ben her seferinde 15 gün daha fazla takarak bilmeden gözümün içini çöplüğe çevirmişim. Ayrıca haftanın 5 günü yaptığım makyajın parçacıkları, özellikle göz farı, göz kuruluğum yüzünden atılmadan gözümün içinde kalmış da kalmış.

Eh, o acıyı hissetseniz lens mens görmezdi gözünüz, şişe dibi gibi gözlükleri takardınız. Ben de öyle yaptım tabi. Gidip 3 tane gözlük aldım, (ucuzdu valla bak. hatta bir tanesinin sapları değişiyor, bu sayede bir sürü gözlük sahibiymişim gibi oldu.) İnceltilmiş cam kullanıyorum artık napim. Şimdi bir yıldır gözlüklüyüm, mecburum :(

Makyajı da bildiğimiz toz farlarla değil, anti alerjenik, anti bilmemnenik, organik falan fişman ürünlerden kullanarak yapıyorum. Anam yapmazsam olmaz, zaten gudubik bişeyim, ama tek bi fara 70-80 lira vermekten imanım gevrese de uzun süre gidiyo neyseki ihihi. Artık lensi özel günlerde falan kullanıyorum, onda da günlük lenslere döndüm. 

Efendim, buraya kadar okuduysanız beyninizden geçen düşünceyi canlandıracak bir resim koysam iyi olur:



5 Ocak 2015 Pazartesi

Hep Beraber Müdüre Ağzın Kokuyor Diyelim?

5 Ocak 2015 Pazartesi 3
I-ıh yemiyo değil mi?

Valla bizim de yemiyor. İnsanı durup dururken kırmak vicdan azabının en büyüklerinden bana göre. O yüzden hayatta diyemeyeceğim sözlerden birisi bu. Nasıl denir ki?

"Hey Müdür, bu dosya çok sıkıcı dostum yaa. Eğlenceli bişeyler yapalım. Meselaaa, buldum! Dişlerimizi fırçalayalım."

"İhhihi midir biy bin sizi hidiyi ildim. Biyrin nilili şikir.."

Olamadı maalesef.

Hani tolore edilebilir bir derecede olsa ağzından falan nefes alırsın, arada biraz mesafe bırakırsın vesair çeşitte davranırsın ama, bu iş diş fırçalama veya sigarayı bırakma ile çözülebilecek gibi değil çünkü zaten iş baştan sakat, adamın dişleri sanırım en son 6 yaşında falan beyazdı.

Neyse bu kadar ayrıntı yeter, olmadı şu siteye başvurcaz. Ölmez de sağ kalırsak. 

Öf kötü bi insanım..


 
◄Design by Pocket