Yönünüzü Gent, Brugge veya Antwerb'e çevirin. Bu yazıların genel özeti bu şekilde olacak.
Otelim Wibautstraatta olduğu için ulaşımı daha rahat olan Bijlmer ArenA'dan kalkan otobüsü tercih ettim ben. Sloterdijk, Amsterdam central, Schiphol Havaalanı gibi seçenekler de var. Varış durağınız illa ki Brussel North Station.
Bijlmer ArenA'ya gelince otobüs terminalinin güneyindeki ana cadde üzerinde bulunan "Hoogoorddreef/Atlas" otobüs durağını bulmanız gerekiyor ki, otobüs oradan kalkıyor. Bilet alırken de bagaj ağırlığna dikkat etmek lazım. Ona uygun bilet almazsanız, sıkıntı. Ayrıca, bizim muavinler gibi de yardımcı olan yok. Herkes kendi bavulunu kendisi koyuyor otobüsün altına. Ben yine bir Türk'e denk geldiğim için şanslıydım, adam benim bavulumu koymama yardım etti.
Bir sürü yerl değirmeni, suların altında mı olduğunuz anlayamadığınız kasabalardan geçip, pasaport kontrolü yapılmadan Brüksel sınırlarına girdik. İstasyonda indik, şöföre dedim ki "ben buraya (elimle telefonumdaki adresi gösterdim çünkü söyleyemiyorum) gitmek istiyorum." dedim. De Brouckere... Önceden araştırdığım için tramla gitmem gerekitğini, hangi durakta ineceğimi vs biliyorum ama gare du nord durağını bulmam lazım.
Yanlış yer tarif etmiş ya da ben anlayamadım. Bilmem yani, bunca zaman nokta atışı gibi bulduysam her yeri, bence suç adamda 😔
Neyse garın etrafını iki koca bavulla dolanıyorum, artık kollarım kopacak. İki görevli gördüm, onlara sordum, çat pat ingilizceyle anlatmaya çalışıyor bana. Dedim, ablacım Türk müsün? Dedi he ablam. Daha kolay oldu böyle 😃 Buldum, biletimi aldım. Gezeceğim yerlere yürüme mesafesinde bir otelim olduğu için tek seferlik bilet aldım ben ama stib-mivb uygulamasını indirerek dijital bilet alabiliyorsunuz.
Otelim Citadines Sainte-Catherine Brussels idi. Mutfağının olması en büyük artısıydı.
Otel kendisi de ücret dahilinde kahvaltı sunuyor, ama avrupa kahvaltısına 19 euro ödeyemicem.
Mutfağım var daha ne olsun yani. O nedenle odaya varıp bavullarımı yerleştirip hemen bir market bulma derdine düştüm. Yürüyerek 10 dakikalık bir mesafede carrefour varmış, ancak onu bulabildim. Elimde yükümle nasıl döneceğimi düşünmeden yarınlar yokmuşcasına alışverişimi yaptım ama kasada fişime bakınca dana mı aldım la ben dedim kendime. Gözünün yağını yiyem Edinburgh bea!
Aldığım da yumurta, süt, kutuda çorba, tereyağı (en küçük boy), peynir, zeytin, reçel, makarna, ekmek, 3-5 hazır yemek. Yüklenip döndüm otelime.
Brüksele dair en sevdiğim şey galiba otel odam olacak. Minicik bulaşık makinem bile var, çok tatlı!
Sıcacık ve doyurucu yemeğimden sonra yürüyerek 10 dakika olan Grand Place'a vardım. Gecesi harika!!!
Çok büyük bir meydan ve etrafında ağırlıklı olarak çikolata dükkanları ve kafeler var. 11-17. yüzyıllar arasında çeşitli tarihlerde yapılan binalar 1695 yılında Fransızlar tarafından 9 Yıl Savaşlarında büyük ölçüde yerle bir edilmiş ve bu nedenle yerinden yapılmış.
Meydanda belediye binası, Brüksel Şehir Müzesi ve eskiden önemli olan loncalara ait binalar bulunuyor. Her binanın çatısında, ait olduğu loncanın simgesi yer alıyor. Binaların yapıları ülkeden ülkeye oldukça farklılık gösteriyor, bunu farkettim. Edinburgh taştan binalarla dolu bir şehirken, Amsterdam’da yamuk ve pencereleri geniş olan evler bulunuyor. Bunun nedeni, binaların su kanalları üzerine ahşap kazıklarla inşa edilmesi ve zeminin gevşekliği nedeniyle temellerinin kaymasıymış. Geniş pencereli evlerde ise gün ışığından yararlanmak ve “benim saklayacak bir şeyim yok” demek amaçlanmış. Belçika’da ise (aslında Brüksel), süslemeler ve altın varaklar kullanmaktan çekinmemiş. Çok uzak mesafelerde olmayan bu üç şehir birbirinden çok farklı.
Bavulları taşımanın verdiği yorgunlukla günü bitirmeden önce waffle yemenin keyfini çıkardım. Waffle hamurunun bir espirisi yok ama üzerine koydukları kremanın tadı gerçekten harikaydı. Bunu bir daha yerim.








0 yorum:
Yorum Gönder