Amsterdam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amsterdam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2026 Pazartesi

26 Ocak - Body Worlds, Kanallar, Begijnhof, Patates ve Daha Bir Sürü Şey!

26 Ocak 2026 Pazartesi 0

Body Worlds! Çok gitmek istediğim bir sergiydi.  Etik veya değil, bilemiyorum ama eğer insan, yaşarken kendi bedeni hakkında tasarrufta bulunabiliyorsa ölümden sonra da kendi bedeni hakkında yaşarken tasarrufta bulunabilir. Benim gibi anatomi düşkünleri için etikliği bir kenara bırakırsak büyüleyici bir etkisi vardı bu serginin.


İnsan bedenlerinin yanı sıra hayvan bedenlerinin de bulunduğu, striptiz dansından kumar oynayan bedenlere çok çeşitli ortamların yaratıldığı bilim müzesini ağzımın suyu aka aka gezdim. Biraz tuzlu bir fiyatı var ama hayatta bir kere yapılacak şeyler için veriyorum, napiiim. Hoş, zaten Hollanda İskoçyaya oranla biraz pahalı bir ülkeymiş, ilk alışverişimde gördüm bunu.


Her katı ayrı gezdikten sonra, müzeye çok yakın olan bir caddeyi gezdim, 



Türlü küçük dükkanların içersinde iki malzeme satılıyor. Mushroom cake ve peynir. Tek başıma olduğumdan başıma ne geleceğini bilemediğim için en garantisi peynirdir dedim ve bir rezeneli, bir biberiyeli, bir de eski usul kaşar aldım. 


 Tatma imkamın da oldu aldığım çeşitlerden, ah işte her şeyin iyisini yemek ne kadar güzel bir durum. Sonra olurlar tabi kızlar en az 175 cm, erkekler de 190 cm.


Cadde boyunca yürüyüp kanallara ulaştım. Benim için yapılacaklar listemde yer alan maddelerden birinin daha üzerinin çizildiği bir an oldu. 


Tim Burton'un animasyon filmlerinden çıkmış gibi yamuk pencereleri, dimdik uzanmayan katlarını önce algılayamadım. Sanki hep alışık olduğumuz gibi göre 90 derecelik açı ile uzanacakmış gibi geldi ama dikkatli bakınca her katın birbirinden farklı eğimde olduğunu, buna pencerelerinde eşlik ettiğini farkettim. Meğersem suyun üzerine inşa edildiği için yıldan yıla çökmeler yaşanıyormuş. Bu da bir üst kat yapılırken o eğime karşı koymak için biraz daha yamuk, daha yamuk yapılarak sorun çözülmeye çalışılmış. 

Artık alışkanlık haline gelen klasik sandviç&termosta çay menümü bir de yanına eklediğim yeşil elmamı bitrdikten sonra sıradaki ziyaret noktam olan Begijnhof'a geldim. Bu alan aslında Edinburgh'ta sıklıkla karşılaştığım close mantığına yakın biçimde dar bir yoldan geçerek ulaştığınız geniş bir avlu etrafındaki yaşam alanlarından oluşuyor. Farkı, Edinburgh'takiler kadar girişi dar değil ve avlu alanı daha geniş ve yeşil. Ortaçağda oluşturulan bu avlu, eski şehir merkezinin geri kalanından bir metre aşağısındaymış, çünkü eskiymiş.



Biz Turistler Edi'de istediğimiz avluya girebiliyor, istediğimiz şekilde konuşabiliyorduk. Zaten kimse avazı çıktığı kadar bağırmıyordu (İtalyanlar hariç 😉) Ama burada, başımıza bir güvenlik görevlisi dikmişler sessiz olun, oraya girmeyin özel alan diye gelenleri uyarıyorlar.  Ayağımı içeri sokmadım ama elimi kolumu sokup çektim ben de!


Bu avluda ziyaret edilebilir bir kilise var ama cemaat küçük olduğu için kilise de 5 adımda gezilebiliyor. Çok bişey beklemeyin o nedenle.

Sonraaaa merakla beklediğim patates meselesine gelelim. Adamlar güzel pr yapmışlar biliyor musunuz? Sıradan, kabuklu patatesi normak biçimde kızartıyorlar ki hiç çıtırlığı bile yok, koyuyorlar kağıdın içine, üzerine sos seçiyorsunuz, sosu kısmadan veriyorlar. En üstte yediğiniz patates de en altta kalan patates de sosa bulanmış oluyor. Artısı bu. En ünlülerinden biri olan Fabel Friet Runstraat'ı tercih ettim ben. 



Gitmeden önce araştırma yaparken bir türk vlogger'a denk gelmiştim, sokağın kenarında sıraya giriyorlar ancak etrafta herhangi bir yer yok diye gösteriyordu. Karşı sokağa geçip bir iki blok yürüdüğünüzde bu dediğim patatesçi abilere geliyorsunuz zaten. yani aslında kuyruk var ve trafiği engellememek adına çalışanlar tarafından bir önceki sokak başında bekletiliyorsunuz. Dükkanın önünde de yemenize izin vermiyorlar. Aman ses çıkmasın... Komşuları rahatsız etmeyin diye uyarıyorlar. Saygı güzel bir şey.

Kanal kenarında patatesimi yedikten sonra kısa bir Oude Kerk ziyateri yaptım. Buradaki amaç şuydu: İbadethane ile Kerhanenin yanyana oluşu. Evet... Amsterdam'ın tarihi merkezinde yer alan Oude Kerk ve onu çevreleyen Oudekerksplein, kentin en dikkat çekici kültürel ve tarihsel zıtlıklarından birini oluşturuyor. Düşünsenize, en yobaz zamanlarını ortaçağda yaşamasına rağmen kilisenin bulunduğu alan De Wallen olarak bilinen, dünyanın en tanınmış yasal seks işçiliği bölgelerinden biri. İlginç bir ayrıntı ise, kilisenin tarih boyunca çevresindeki bazı mülklerin sahibi olması ve bu durumun, dini bir kurum ile sıkı yasal düzenlemelere tabi bir seks işçiliği sektörünün yan yana var olduğu sıra dışı bir kent dokusunu ortaya çıkarması. 


Yani azıttınız da  Allah deprem/sel/kar/fırtına/kaza/bela verdi diye bişey yok. Eğer öyle olsaydı bu alan yıldırımlardan başını alamaz, millet öyle böyle çarpılmazdı. 

Ardından kısa bir Amsterdam Kraliyet Sarayı ziyareti gerçekleştirdim ki, aile kışın ortasında bir yere gitmediği için gezme şansım olmadı.





Aylardır uzun yürüyüş yaptığım için sona doğru ciddi ayak ağrısı çektiğim için otele dönüp dinlenme, yemek, çay molasından sonra bu sefer de gerçek red light kısmını görmek için geri gittim.


Akşam ise benim ev sandığım, fotoğrafladığım, önünde patatesimi yediğim binaların alt katlarının genelev olduğunu gördüm! Ben red light diye bir sokak sanırken meğersem pencerelerin kenarları kırmızı ledlerle çevrili küçük odalarmış olay! Bu arada sadece red light yok, arada purple veya black görürseniz travesti olduklarını anlayabilirsiniz. Bence anlayamazsınız, hepsi bir içim su. Elbette no photo 😊 Başıma bela almam.

Ama şu var ki, gündüz bebesinin elinden tutup aynı bölgeyi gezen adamı akşam yine aynı yerde gördüm... Böyle de bir gerçek var.

 




25 Ocak 2026 Pazar

25 Ocak - Goodbye Edinburg, Hej Amsterdam!

25 Ocak 2026 Pazar 0

 Gece boyu uyanıp rüzgarı kontrol ettim korkudan 😁😁 Çok şükür aslında 23 civarı yavaşlamıştı ama ya yavaşlamasaydı?!

Sabah erken kalkıp sıkıca kahvaltımı ettim. Bavullarımı Cathy'nin yardımıyla indirip 23 kiloluk bavul, 8 kiloluk kabin bagajı ve geri kalan her şeyimi koyduğum kişisel çantam da bir 10 kilo vardı neredeyse ve eve iki durak mesafesi olan havaalanına giden otobüs durağına ulaşana kadar bayılmak üzereydim neredeyse. Hani otobüsü kaçırırsam sıçtım, erken çıksam da bazen 5 dakika kalan zaman bir anda yol açık olduğu için güncellenip 1 dakikaya iniyor. Yetişcem diye acele ettikçe nefes nefese kaldım o ağır bavullarla. 


Bu senelik son Edinburgh fotoğrafım... 💕💕

Dublin gezisinden öğrendiğimiçin, konurdan geçince bavullarımı kayan banda bırakıp hemen duty-free'ye koştum. Black friday falan hak getire, esas indirim ocak ayında arkadaşlar! Çoğu parfümün 19,99 pounda indiğini görünce kaptım 5 parfüm, anama ve kendime. Vakit doldu, uçak kalktı ve ver elini Amsterdam!




Şansıma indiğim zaman alan gayet boştu ve kontrol noktasından çabuk geçtim. Nereden geldin, nereye gideceksin, ne kadar kalacaksın sorularından sonra Schiphol Havaalanından otelimin bulunduğu Wibautstraat'a gitmek için kiosklardan bilet aldım.


Bunu da şöyle yapıyorsunuz, en azından gidiş yolunu anlatayım. Benim bir sonraki seyahatim Belçika'ya otobüsle olacağı için tek yön bilet aldım. En bilinen yol, merkeze (Centaal) gidip oradan otobüs veya metroya binmek. Alandan çıkınca zaten ana bir istasyona varıyorsunuz. Metronun adı ya Spinter ya da Intercity oluyor, bana denk gelen Spinter oldu. Tertemiz ingilizce'den karma karışık Dutch diline geçince bir afalladım açıkçası ve gitmem gereken hattı bir an bulamayıp biraz yüksek sesle söylendim, "NE BOK YİYCEM LAN BEN ŞİMDİ!" diye. İşte Amsterdam'ın en güzel özelliği, iki adımda bir Türk'e denk gelmeniz ve bir arkadaş, "Abla nereye gitcen?" diye yardıma yetişti. Okuyamadığım için telefonumdaki adresi gösterdim ve işte bu taraftan diye gösterdi.

Merkeze inince de, metroyu, tramvayı ve otobüsü kullanmak için GVB app'ı indirmiştim. Ben 3 gün kalacağım için saat hesabı veya gün hesabı yaparak sınırsız kullanacağınız biletleri alabiliyorsunuz. Bir barkod geliyor size ve her toplutaşıma aracına binerken ve inerken okutmanız gerekiyor.

Bu kadar basit...

The Social Hub'da kaldım ben. İnanılmaz beğendim açıkçası. Sanki özel yurt gibi, öğrencilerle dolu, yemek, çalışma, oyun, sosyalleşme alanları olan bir oteldi.


 Metrodan çıkınca 4-5 dakika yürüyerek varabildiğiniz bir konumda, karşısında da ALDI ayarında olan ve aradığınız her şeyi bulabileceğiniz Albert Heijn var, daha ne olsun?

İlk akşam biraz yol yorgunu olduğum için yalnızca yiyecek malzemelerimi alıp odama döndim ve yarın için it gibi bir yürüyüşe hazırdım artık.
 
◄Design by Pocket